Türkiye son zamanlarda öyle bir hale geldi ki kurumlar arası çatışmalar artık bir alışkanlık ve sıradanlık haline sokuldu. Yakında bu tip çatışmaların haber değerinin düşmesi bile çok uzak bir olasılık değil desek gülünç olmayız. Çatışmaların sebepleri ise artık çocukların bile kolaylıkla söyleyebileceği kuvvetler ayrılığı ilkesinin Türkiye’de işlerliğinin bulunmaması. İşin trajik tarafı ise kuvvetler ayrılığına işlerlik kazandırabilecek çalışmaların ya yapılmaması ya da yapılan çalışmalarda kuvvetlerden birinin üzerinde bir güç oluşturulmak istenmesidir.
Aslında içtenlikle yapılan çalışmalar bile hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Sebebi basittir. Hiçbir kuvvet hiçbir zaman kendisine “dokunacak” çalışmalar yapmaz. Şimdi bir düşünelim. Meclis yasama organı ve kuvvetlerden biridir. Yürütme de aynı şekilde bir kuvvettir. Ancak yasama organı içerisinden çıkan milletvekillerinden bir kısmı bakan olarak yürütmenin içinde yer almaktadır. O halde yürütme ve yasama doğrudan ayrı kuvvetler değil tam tersine birbirine bağlı kuvvetlerdir. Parti başkanlarının parti içindeki tartışılmaz kuvveti ise yasama organının yürütme organının altında bir kuvvet, ona bağlı bir kuvvet konumuna sokar. Dolayısıyla yürütme ve yasama arasında kuvvetler ayrılığı söz konusu değildir.
Yasama organından seçilen bir milletvekili Adalet Bakanı olmaktadır. Adalet Bakanı ise HSYK da dâhil olmak üzere ülkenin genelinin adli kurumlarından sorumludur. Aynı Adalet Bakanı HSYK’nın başkanı ve yargı içi her türlü terfi, ceza, atama gibi işlemleri karara bağlar. Bu yasamanın yargı içerisinde söz sahibi olduğu gerçeğini ortaya koyar. Bunun yanında yargı konusunda yapılacak her türlü çalışma ancak yasama organı yani meclis tarafından yapılabilir. O halde yasama organı yargı üzerinde mutlak söz sahibidir. Nitekim kendisi avukat olan ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin hukuk devleti olmanın temel kuralı olduğunu bilmesi gereken bir milletvekili rahatlıkla “Anayasa Mahkemesine meclis tarafından hâkim atanmalı” diyebilmektedir. Bu durumda yasama ile yargı kuvvetlerinin birbirinden ayrı olduğunu söyleyebilir miyiz? Yargı duruma karşı koymaya çalışmakta yasama ve yürütme ise doğrudan yargıyı etki altına almaya çalışmaktadır. Zaten yaşanılan çalkantılı dönemin sebeplerinden biri budur.
Konuya geri dönecek olursak, yasama organından yani meclis içinden seçilen bir milletvekili, Adalet Bakanı olarak yürütme içinde görev almakta ve doğrudan başbakanın sorumluluğunda olmaktadır. Aynı Adalet Bakanı ise yargının ülke içindeki en etkin adamıdır. Dolayısıyla yasama, yürütme ve yargı asla birbirinden ayrı değildir. Adalet Bakanının herhangi bir etkide bulunmadığını varsaysak dahi, durum ilke olarak kuvvetler ayrılığına aykırıdır. Türkiye’nin şu an yaşamakta olduğu süreç ise yasama ve yürütmenin yargı üzerindeki hâkimiyetini kesinleştirme çabasından başka bir şey değildir. Yukarıdaki sebepten dolayı, eğer kuvvetler ayrılığını sağlamak gerekirse en başta yapılması gereken şey yasama ile yürütmenin göbek bağını kesmektir. Ardından da yürütme yargı ve yasama yargı ilişkisini bitirmek gereklidir. Mesela Adalet Bakanlığı kaldırılıp yerine başka bir kurum konmalı yahut Adalet Bakanı ne yürütmeden ne de yasamadan biri olmalıdır. Bunların dışında atılmaya çalışılan her adım sorunun çözümünü, diğer bir kuvvetin üzerine binmek olarak görenlerin işidir. Yargının yargıya müdahale(!) ettiğini söyleyen herkes önce yasama ve yürütmenin çarpıklığını görmeli, iğneyi kendisine çuvaldızı başkasına batırmalıdır. Oysa böyle bir durumu hiçbir zaman görmeyeceğiz. Çünkü hiç kimse elinde bulunan gücü ortadan kaldırmaz. Örneğin yürütme adli makamlar üzerindeki baskı aracı olan Adalet Bakanlığını kaldırmaz. Yasama da yürütme içerisine girmek için bakanların meclis dışından seçilmesi gerektiği yönündeki bir tasarıya imza atmaz. Hiç kimse samimi olarak kuvvetler ayrılığı ilkesini savunmadığından huzur bulmamız mümkün değildir. Son noktayı Talat Şalk’ın İmralı’da Öcalan’a soruldu isimli kitabından kuvvetler ayrılığının Türkiye’de bulunmadığının somut bir örneğini vererek koymak istiyorum: “Gece yarısı Tosya yolundan İskilip’e giriş yapan, asıl amaçları İskilip üzerinden Çorum’a gitmek olan 3 kişiyi hâkim bey de tanıyormuş. Aynı ilçedenmişler. Bu kişiler milletvekilinin beni şikâyet ettiğini ve İskilip’ten gönderilmemi istediğini duymuşlar, kendileri yüzünden benim cezalandırılacağımı düşünmüşler. Benim İskilip’ten gönderilmemi önlemek için heyet oluşturmuşlar, Ankara’ya gitmişler. Ankara’da şimdi rahmetli olan Bülent Ecevit ile görüşmüşler, olayı anlatmışlar. Bülent Ecevit onları dinledikten sonra “ Biz incelemeyi yaptık, savcı iyi bir savcı, görevini yapmış, suçlu olan bizim milletvekilimiz, ancak bizi partiden ayrılmakla tehtid ediyor, muhalefetten çok az milletvekili fazlalığımız var, birkaç milletvekili bizden ayrılırsa hükümetimiz düşer, ülkede hükümet krizi olur. Bu nedenle savcıyı İskilip’ten aldık.” demiş…” Saygılarımla…
Bu yazı toplam 233 defa okundu.